Sabahattin Ali
er ya da geç Sabahattin Ali okuyacağım diyenler (84)
| - Sabahattin Ali okumuş 132 kişi var. verdikleri ortalama puan: 8.70 |
yorumlar, değerlendirmeler
- bu başlığı okumasitesi'ne ekleyen: Editör Cin
Sabahattin Ali konusunda yorumun mu var?
bu sitede okuduklarını ve okumak istediklerini başkalarıyla paylaşabilirsin.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.
kimler okumuş? (132)
-
Önder Güngör verdiği puan: 9
"süper bir şey!"
Derin Laleci verdiği puan: 9
"süper bir şey!"
Ali Kanal verdiği puan: 8
"bomba gibi!"
Lucatony verdiği puan: 8
"bomba gibi!"







özel bir yeri vardır sabahattin ali'nin, romanları bitti hikayelerini okuyorum şuan. tamam dili iyi kullanıyorsun da abartmıyor musun biraz diye sormak isterdim kendisine. ard arda okununca insanı büyük bir iç sıkıntısına sevk eder. mutlu sonla biten bir yapıtı yok, 'kendi sonu da yapıtlarına benzedi' sözü doğru malesef. romanındaki karakterler çok güçlü, aşkla insanla ilişkilerle ilgili tespitleri çok doğru. ama dediğim gibi her kitabının sonunda acı bit tat bırakıyor okuyanda.
Dışarda deli dalgalar gelir duvarları yalar.Seni bu sesler oyalar aldırma gönül aldırma...Sinop Kapalı Cezaevinde duvara yazdığı mükemmel şiiri.
...allah gibi görünmeden hüküm sürersin.(rüzgar)
...of!.. hadi, baltanızı, testerelerinizi kapın!
yoksa ben ağaçları dişlerimle oyacağım...(beşik)
...korkutmaz beni ölüm,
bir şeytan kadar hürüm.
süremez bende hüküm
ne allah, ne de nahit...(bütün insanlara)
...ah kardeşim!.. ben seni hiçbir şey yapamazsam
ebedi yapacağım!.. ebedi yapacağım!..(ebedi)
...aşka yuf olsun dedim eğer yalvaracaksam. (sevdasız)
...hayattan fazla bir şeyler bekleyenler delidir.
hakikat, sanat, ilim masaldan ibarettir,
aşk iki cins beyninde tutkaldan ibarettir.
insanlar ki bir sürü aptaldan ibarettir;
gülmeli, kahkahayla bunlara gülmelidir...(hayat)
...istemezdim odamda oturup sıkılmağı,
adet ettim her gece sokakta yıkılmağı...(daussıla)
...şimdi kimin kulusun?
başını eğemediğim! (kıyamadığım)
...aklı kafamızdan sürsek,
ilmin içine tükürsek...(günümüz)
Ben Gene Sana Vurgunum (Eskisi Gibi)
Seneler sürer her günüm,
Yalnız gitmekten yorgunum;
Zannetme sana dargınım,
Ben gene sana vurgunum.
Başkalarına gülsem de,
Senden uzakta kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.
Dağları aşınca başım,
Geri kaldı her yoldaşım,
Gel sevgilim, gel kardaşım,
Ben gene sana vurgunum.
Gönlüm seninkine yardı,
Aynı şeyleri duyardı;
Ayaklarımız uyardı...
Ben gene sana vurgunum.
25 şubat 1907'de Bulgaristan sınırları içinde kalan Gümülcine kazası Eğridere köyünde doğdu. 1.Dünya Savaşı bitmiş ve Yunan işgali başlamıştı. Babası Selahattin Bey Yüzbaşı olarak görev yapmaktaydı ve görev yeri sürekli değişmekteydi. İstanbul, Çanakkale ve en son olarak Edremit'e atanan Selahattin Bey, maaşını alamadığı için zorluk çekiyordu. Üstelik en son görev yeri olan Edremit Yunan işgali altındaydı. Babasının peşinden o şehir senin bu şehir benim giden Sabahattin Ali, maddi zorluklara rağmen okuluna devam ediyordu. İlkokulu bitirdikten sonra, yatılı olarak olarak Balıkesir Öğretmen Okuluna girmeye hak kazandıktan sonra yatay geçiş yaparak İstanbul‘a gitmiş ve ordan mezun olmuştur. Yozgat‘ta öğretmenlik yapmaya başladıktan 2 yıl sonra Milli Eğitim Bakanlığının açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya burslu olarak gitti.(1928 - 1930) Burada sosyalist ve faşist ideolojilerin savaşına tanık olmuştu.
Yazıya şiir ile başlayan Sabahattin Ali; öykü, roman, piyes, senaryo gibi edebiyatın bir çok dalında örnekler vermiştir. Öğretmenliğe adım atar atmaz Balıkesir’deki Çağlayan Dergisi’nde ilk şiirini(1926) yayınlandı. Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde şiir yazmaya devam ederken, bir yandan da öykü yazmayı deniyordu. Adını şiirleriyle duyurmaya başlayan Sabahattin Ali, bir yandan da öğretmenliğe devam ediyordu.
Ülkeye döner dönmez Aydın ve Konya'da Almanca Öğretmenliği yapmaya başladı. ilk öyküsü Bir Orman Hikayesini 1930 yılında ''Resimli Ay'' dergisinde yayınlandı. Nazım Hikmet ile tanışması da bu döneme denk gelir. Bu tanışıklık uzun yıllar devam edecek, hatta Nazım Hikmet onun ‚‘‘İçimizdeki Şeytan‘‘ adlı romanına rusça önsözünü bile yazacaktı.
1930-31 öğretim yıllında o zamanlar yeni yeni örgütlenmeye başlayan, sanat okullarında bildiri dağıtan Kominist Partisi sempatizanlarından biri de Sabahattin Ali'dir. Öğrenci ve Öğretmenlerin de içinde bulunduğu bu gurup takibe alınmış, yapılan bir aramayla bir çok belge ele geçirilmişti. Öğrencilerin dolaplarında bulunan dokümanlar soruşturmanın açılmasına neden olmuş, aralarında Sabahattin Ali'nın de bulunduğu 2 öğretmen ve 2 öğrenci göz altına alınmıştı.Sabahattin Ali dışındakiler 25 er gün hapis cezasına çaptırıldı. Sabahattin Ali ise beraat etmişti.
Bu olaydan sonra Aydın'dan Konya'ya geçip, Almanca öğretmenliğine devam etti. Olayın üzerinden daha bir yıl geçmemişti ki, bu sefer yazdığı bir taşlamadan dolayı 1 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Bu şiir de Atatürk ve İsmet İnönü'ye hakaret ettiği öne sürülmüştü. Şiir den bir alıntı;
“Cümlesi beli evet der enelhak dese/ Hala taparlar mı koca terese?/ İsmet girme değil mi? hala kodese?/ Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?”
1933 yılında Cumhuriyet'in 10.yıl kutlamaları şerefine af yasası çıkarılmış, Konya ve Sinop ceza evlerinde bir süre yatmış olan Sabahattin Ali, af kapsamında serbest bırakılmıştı. Ankara'ya giderek, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hikmet Bayur'a görevine geri dönmek istediğini bildirmiş, Bakanın eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini istemesi üzerine Varlık Dergisi‘nde(15 Ocak 1934) Atatürk'ü öven “Benim Aşkım” adlı şiir yazmıştır. Şiirden bir bölüm;
“Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye/Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor”
Şiir’in yayınlanmasından hemen sonra Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne getirildi ve daha sonra Ankara’da Ortaokul öğretmenliğine atandı. Aynı yıl ilk kitabı olan ‚‘Dağlar ve Rüzgâr‘ ı (1934) yayınladı. Şiir ile başlayıp öyküye kayan Sabahattin Ali, Varlık Dergisi’nde peşpeşe yazdığı öykülerle edebiyat çevrelerinde adından iyice söz ettirir oldu.
1935 yılında Aliye hanımla evlenir. Aynı yıl ilk öykü kitabı olan ‘‘Değirmen‘‘ i yayınlar. 1936 yılında askere gider ve Eskişehir’de Yedek Subay olarak görevini tamamlar. Bu arada Filiz isimli bir kızı dünyaya gelir. 1937 yılında ilk romanı ‚‘‘Kuyucaklı Yusuf‘‘ u yayınlayarak Türk Edebiyat’ın da bir ilk imza atar. Toplumsal Gerçekçilik akımın ilk örneği niteliğindeki bu eser ile sömürüye ve adaletsizliğe başkaldırır…Şiirlerinden öykülerine kadar hep aynı konuya işleyen Sabahattin Ali, ‘‘Kuyacaklı Yusuf‘‘ da bu durum tavan yapmıştır. 1920 yılına kadar Anadolu, Edebiyatın dışında kalmış, Aydın kesimin küçümsemesiyle karşılaşmış ve kimse Anadolu insanın gözüyle bakıp bunu yazıya aktarmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın etkisiyle Anadolu insanıyla tanışan Aydın kesim, adaletsizlikleri, sıkıntıları kaleme almaya başlamış ancak tam anlamıyla gerçeği yansıtamamıştır. Sabahattin Ali zaten bildiği, yaşadığı ve bizzat gözlemlediği Anadolu insanını, onun ağzından dizelere dökmekte zorlanmamıştır. Kitap yayınlandıktan hemen sonra aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu gerekçesiyle toplatılır. Bir müddet sonra yasak kalkar. Kitabın yasaklı olduğu süreç içinde en sert tepkiyi Reşat Nuri Güntekin vermiştir.
Askerlikten hemen sonra Musiki Muallim Mektebi’nde Türkçe Öğretmenliği yapmaya başlayan Sabahattin Ali, 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğinin bitimi ile Öğretmenliğe geri dönmüştür. Aynı yıl ‚‘‘İçimizdeki Şeytan‘‘ isimli kitabını yayınladı. Bu kitap geri kalan ömrünü tamamiyle değiştirmiştir. Nihal Atsız tarafından Vatan Haini ilan edilerek, hakkında sert yazıların yazılmasına neden olan ‚‘‘İçimizdeki Şeytan‘‘ kitabı, ilerleyen yıllarda duruşma salonlarına taşınmış, hapis cezalarını beraberinde getirmişti. Sabahattin Ali, Nihal Atsız’ı 4 ay mahkum ettirmiş, Cemil Sait Barlas (Mehmet Barlas’ın babası) Sabahattin Ali’yi 3 ay mahkum ettirmişti. Duruşmalar sırasında yeni yeni oluşmaya başlayan Sağ ve Sol görüşlü gençler meydanlarda gösteriler düzenlemiş, polisin müdahelesi çok sert olmuştu. Nihal Atsız Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı iki mektupta, Kominist ve Vatan Haini olmakla suçladığı Sabahattin Ali hakkında gereyinin yapılmasını istemiş, başbakanı sözlerinin arkasında durmaya çağırmıştı. Nihal Atsız bununla da yetinmemiş, eski Millî Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’un ve devletin bazı yöneticlerinin Sabahattin Ali ve yandaşlarını koruduğunun altını çizmiştir. La Turquie , Yeni Dünya,Tan, Ali Baba gibi dergi ve gazetelerde köşe yazarlığı yapan Sabahattin Ali, Atsız’a karşı açtığı davayı kazanmasına rağmen zor günler geçirmeyi başlamış, çalıştığı dergi ve gazetelerin kapanmasından sonra maddi sıkıntılar çekmiştir.Bunda baskılara dayanamayıp Öğretmenlikten istifa etmisinin rolü de büyüktür. Ankara’da onu tutan bir şey yoktur ve o da İstanbul’a gider. Tüm bu duruşmalar ve sert tartışmalar arasında ‚‘‘Kürk Mantolu Madonna’’ yı (1943) yayınlar. Rus Edebiyatı ile Yunan Klasiziminden örnekler veren kitap, Klasik yapıtlara yaklaşan bir uslupla yazılmıştır.
Dönemin en önde gelen gazetelerinden olan Tan Gazatesi Emperyalist güçlere savaş açan bir duruş sergilerken CHP’nin tek parti yönetimine sert tepkiler göstermekteydi. Sanayileşmeyle birlikte oluşan sınıf farklarına değinen gazete, sosyalist bir duruşun ilk örneklerini vermekte, farklı düşünen politikacı ve yazarlara sayfalarında yer ayırmaktaydı. Bunlardan biride ileride yargılanacak olan DP’nin kurucularında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır. Celal Bayar’ın CHP ye karşı gösterdiği muhalefetin sözcülüğünü Tan Gazetesi yapıyordu. Celal Bayar’ın bizzat yazdığı bu gazete, ilerleyen yıllarda DP iktidarı sırasında gene bizzat Celala Bayar tarafından kapatılacaktı.
Karşı çephe de ise durum çok farklı değildir. Nihal Atsız tutuklanmış ve Orhun Dergisi kapatılmıştı. Olaylar sırasında Tabutluklar denilen 165 Turancı genç feci şekilde dövülmüştü. Her iki yazar için maddi ve manevi sıkıntılar hat safhadadır. 2.Dünya Savaşı’nın etkisiyle zaten ekonomik olarak zor durumda olan ülke, siyasi çalkantılara sürüklemiş ve ilerleyen yıllarda 2 darbenin temel gerekçesi olarak belirtilen Sol-Sağ kavgalarının ilk sinyallerini verilmişti. 1950 yılına kadar ideolojileri yazarlar temsil ediyordu, 50’den sonra örgütler temsil etmeye başlamıştır. Bu yüzden yazarlar ideolojilerin simgesi veya bayrağı olmuş, edebiyatsal ve düşünsel yanları toplumun sadece belirli kesimleri tarafından biline bilmiştir. Mehmet Akif Ersoy- Teyfik Fikret arasındaki tartışmalar ile Sabahattin Ali- Nihal Atsız arasındaki tartışmalar arasında zaman farkı dışında duruş olarak bir fark yoktur. Ama işin eylemsel boyutu vahim sonuçlar doğurmuş, ölüm ve sürgünle sonuçlanmıştır.
1946 yılında Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ile birlikte Markopaşa isimli mizah dergisini çıkarmaya başlayan Sabahattin Ali, 100 bin satmaya başlayınca gene göze batmış, politikacıların hedefi haline gemiştir. Cemil Sait Barlas Meclis’te yaptığı konuşmada Markopaşalıları ‚‘Kökü Dışarda, Yabancı ideoloji‘‘ olarak suçlamıştır. Bunun üzerine Sabahattin Ali; “Ayıp” başlıklı bir yazıyla hemen cevap verir;
“Hâlbuki ben bu milletvekilinin kökü dışarıda olduğuna sahiden inanacak olsam, elini sıkmak değil, suratına tükürürdüm. Bin bir hileli yoldan bağrımıza sokulup bizi tekrar yarı müstemlekeliğe sürüklemek isteyen sömürücü yabancı sermayeye karşı uyanık bulunmayı istediğimiz için mi kökümüz dışarıda? Yoksa şu veya bu yabancı devletin, kendi parlamento ve gazetelerinde bile şiddetle tenkit edilen yanlış siyasetini bazı başyazarlarımız gibi dalkavukça övmediğimiz için mi kökümüz dışarıda? Siyasi ihtiraslar bir insanı, başkalarının kutsal saydıklarına dil uzatacak kadar mı ileri götürmeli? Ayıp değil mi?”
Markopaşa’dan yağmur gibi yazılar dökülmeye başlar. Bu sefer Aziz Nesin “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” isimli yazısını kaleme alır;
“…Yabancı sermayeye kapıları ardına kadar açarak kul köle oldunuz. Fikre ve ilme gümrük duvarları çektiniz. Bu marifetiniz yetişmiyormuş gibi şimdi de bir kök tutturmuşsunuz: kökü dışarıda, kökü içerde, kökü havada ve sizin gibi kökü suda. Çok muzip adamsın vesselam. Nereden de bulursun bu acayiplikleri? Neden bizim kökümüz dışarıda? Biz hürriyetin yüzüne çul mu örttük? Cüzdanlarımızda yabancı bankaların defterleri mi var? Neden bizim kökümüz dışarıda? Tapuları karılarımızın üzerine yapılmış apartmanlarımız mı var?
Biz misalini dahi gördüğümüz ve her gün kulağımıza bir haberi uçurulan dayak, yağma, talan, ölüm, zindan ve sürgün pahasına da olsa milletin menfaatine olan hakikatleri söyleyeceğiz. Bunun için mi kökümüz dışarıda? Ellerim rahattır Cemil Barlas.
Bir şeycikler demem vatan, millet, namus gibi mukaddes kelimelerin, manalarıyla değil, yalnız lafızlarıyla milleti en hassas yerinden avlamak arzusu ile keselerine ve menfaatlerine köle yapmak isteyen ve bize kökü dışarıda diyenlerin kökleri kurusun, topunuzun köküne kibrit suyu!
Ellerim bahtiyardır
Ellerim ve sen Cemil Barlas!”
Derginin basımını yapan Tan Gazetesi Matbaasının meçhul bir yangın sonucu kül olmasıyla, Markopaşa’yı bastıracak Matbaa bulmakta zorluk çeken Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, bir Polis Baskınıyla göz altına alınır. Dergi kapatılır. Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi taklit isimlerle başka dergiler çıkarmaya çalışsalalarda baskı yaptıracak Matbaa bulmakta zorluk çekerler. 1946 yılında meşhur Marshall Yardımına tepki olarak şu satırları kaleme almıştır, Sabahattin Ali;
“Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkmadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi velhasıl memleket için iyi mi, yoksa fena mı, olduğunu kime sorsam kesin bir cevap veremedi.
Çünkü yasaktır. Ama öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bile bilemediğimiz hürriyet ve demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimiz kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hainisiniz.”
“Hasan Saka hükümeti, güya hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika’dan ucuzlatma mütehassısı getirmek olacakmış. O tedbiri alacaklar biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bugün Türk piyasasına Amerikan malları hâkimdir. Dışardan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Yunanistan’a, İngiltere’ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlatmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkânına malik değildir. Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk Partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleriyle işe başlıyor. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler.”
Dergi çıkarmakta zorlanan, kitapları toplanıp yasaklanan, parasız kalan Sabahattin Ali, Dergiyi ve matbaa yı satarak Taşımacılık işine başlar. Parasızlık bir yana, siyasal olarak çember iyice daralmıştır. Hayatının tehlikede olduğunu düşünerek hapishaneden tanıdığı Ali Ertekin ile irtibata geçer. Ail Ertekin Yugoslavya göçmeni, orduda görev yaparken silah çalmaktan 4 ay hapis yatmış ve ordudan atılmış, Bulgaristan’a yasa dışı yollardan giriş çıkış yapıp kominizm propagandası yaparken yakalanıp mahkum edilmiş ve mahkumiyeti sırasında Sabahattin Ali ile tanışmıştır. 9 ay boyunca ortalıktan kaybolan Sabahattin Ali’nin akıbeti, 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin’in sözleriyle açıklık kazanmıştır. Ali Ertekin bu cinayetten sonra tahrik edildiği göz önüne alınarak 4 yıl cezaya çaptırılmış, daha sonra DP tarafından çıkarılan af ile salıverilmiştir. 2 yıl sonra da kayıplara karışmıştır. Ertekin için MİT, Emliyet Teşkilatı, CIA , KGB, CHP, DP üyesi olduğu gibi bir çok iddaa ortaya atılmış ancak 59 yıl içinde kesin bir sonuca varılamamıştır. Bu iddalara burda yer vermedim çünkü bazıları o kadar tutarsız ki, sorulara cevap olmak yerine kafaları daha çok karıştırıyor.
Sonuç olarak Sosyalist bir düşünceye sahip olan Sabahattin Ali’nin tirajik sonu şu zamana kadar aydınlatılamamıştır. Yazar ve Politikacıların açıklamaları ise durumu daha da karmaşık bir hale getirmiştir. Zaman aşımına uğrayan Sabahattin Ali dosyası, bu gün hale bir giz olarak kalmaya devam ediyor.
Yazım hayatına şiirle başlayan, öykü yazma başlayınca şiiri bırakan ve kısa süre sonra romana geçen Sabahattin Ali, sadece Türk Edebiyatında değil Dünya Edebiyatında da önemli bir yere sahiptir. Daha öncede belirttiğim gibi çok çeşitli konular üzerinde yazmamış, her eserinde aynı konuları defalarca tekrarlamıştır. Fakat bu tekrar; karakter çözümlemeleri, kişilerin iç dünyalarının detaylı bir şekilde anlatılması, her karakterin gerçekçi bir uslupla dillendirilmesi basma kalıp tekrarları bertaraf etmiş, okuyuca her kitapta yeni bir macera sunmuştur. Aşk , yöneten ve yönetilen, köylü ve işci, ezilen ve ezen temalarını tekrar tekrar yazarak okurunu yönlendirmeye çalışmış, toplumcu duruşunu sürekli taze tutmuştur. Bu toplumculuk anlayışına aşkıda katarak, duyguların daha iyi hissedilmesini sağlamıştır. Şiirlerinde bile bu duruşu görmek mümkündür. Birey ve Toplum arasındaki kısır döngüyü çok sade ve vurgulu bir şekilde dile getirebilmiş nadir yazarlardandır.
-Ruhum bir heykel gibi düşüp parcalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı-
İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi mesulünü bulmuştum: buna içimizdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok, içimizde acz var, tembellik var, iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.
Sabahattin Ali
sıkı yazardır ama ah bir de şu ulusalcı zevatların rahatsız edici sahipleniciliği olmasa!
O'nda kendimi bulmak ve kaybetmek arasında kaldığımı hissediyorum. Yaşa sen!!
taha akyol başın öne eğilmesin gerçekten güzel bir hayat hikayesi sabahattin ali yi tanımazdım bilmek gerek dedirtiyor dönemin şartlarını anlatım açısındanda güzel bir kitap.....aziz nesin ve markopaşa maceralarını daha ayrıntılı bilmek okumak istiyor insan trajikomik gerçekten yaşananlar..