İbrahim Paşalı

İbrahim Paşalı okumak isteyen bünyeler (16)

- İbrahim Paşalı okumuş 15 kişi var. verdikleri ortalama puan: 8.78

yorumlar, değerlendirmeler  

Hazan

...
Hâl böyleyken, bana yakışacak en güzel elbise, susmaktır.
Zaten başka temiz elbisem de kalmadı.
Bir tek o kaldı.

İbrahim Paşalı

  Hazan    17 Şubat 2011 14:50   bayıldım! (0 puan) yorumla!(0 yorum)
Şeyma-Nur

öğle uykusu ve istanbul kriterleri okudum yerli yerinde ve zamanlı ..ama uzun zamandır göremiyorum kendisini..nerede acaba?tavsiye ederim herkese.

  Şeyma Nur    30 Nisan 2010 16:13   bayıldım! (1 puan) yorumla!(6 yorum)
Mesut-Gumus

En son İstanbul kriterleri kitabını okuduğum daha önceleri yani üniversite dolayısıyla yer değiştirmeden önce de radyo programlarını takip ettiğim İbrahim Paşalı okumadan ziyade dinlenesi bir yazar tıpkı Tarık Tufan gibi... İstanbul kriterlerinde Edward Said hakkında daha kitabın başında sölediği şeyler bir tokat gibi yüzüme çarpmıştır. 2 saat içinde okunabilecek bir kitap. Okumakta fayda var.

  Mesut Gumus    15 Mart 2010 15:06   bayıldım! (1 puan) yorumla!(0 yorum)
Hüseyin-Serdar

süleymaniyenin karşısında,
tarihin üzerinde bağdaş kurmuş oturdum;
tesbih çekiyorum:Seni seviyorum,seni seviyorum,seni seviyorum.

  Hüseyin Serdar    3 Şubat 2010 20:54   bayıldım! (6 puan) yorumla!(3 yorum)
Emira-Kevir

-Allah'ım,rekabet etmekten korkanlardan eyle, zarif erkeklerden ve kadınlardan eyle.
-Cik cik cik.

  Emira Kevir    4 Aralık 2009 19:32   bayıldım! (3 puan) yorumla!(0 yorum)
Ahsen-Karataş

Yıllardır İslam kelimesi birçok kelimeyle yan yana getirilerek paneller, konferanslar düzenlenmiş, kitaplar yayımlanmış, televizyon programları yapılmıştır. “İslam'da Kadının Yeri” ya da “İslam ve Demokrasi” en meşhurlarıdır bunların. Bu toplantılarda misafirlere genellikle portakal suyu ikram edilmiştir. Nedense hiç kimse konuşmaları dinlerken ya da konuşma sırasının gelmesini beklerken bu portakal suyu üzerine düşünme ihtiyacı hissetmemiş, portakal varken, bunun da suyunu çıkaran bir dünya görüşünü irdeleme hassasiyetini gösterememiştir.

Bütün bu paneller yapılırken, dünyanın tenhasında bir adam, portakal suyu içmeyi reddeder. Oysa portakal suyu haram değildir, hem içinde C vitamini vardır. Kendisini aşırı olmakla eleştirirler, bu tepkisini anlamlandıramazlar. Fakat o, portakalla arasına aracı girmesini istemez; portakal sıkma makinelerini reddeder. Portakala dokunmayı sevmektedir. Tanrı'nın adıyla, kendi elleriyle soymaya devam eder söylenenlerin kabuğunu. Bunun bedeli ağır olur. Portakal suyu ve portakal sıkma makinesi satıcılarının saldırısına uğrar. Aleyhinde uluslararası bir kampanya düzenlenir. Milyonlarca insanın portakal soymaya vakit harcayıp dünyadan geri kalmasına sebep olduğunu söyleyerek saldırırlar ona. Oysa asıl neden satışların düşmesidir.

O ne yapar peki? Portakal soymaya devam eder. İnsanlara portakal soymayı (Müslüman'ca düşünmeyi ve dokunmayı) öğretir, soyduğu portakallardan eşine, çocuklarına, torunlarına, arkadaşlarına ve misafirlerine ikram eder. Hatta bununla da kalmaz, yemeğin yavaş yenmesi gerektiğini, hızlı yenilmesi durumunda yemekten tat alınamayacağını ve hızlı yemek yemenin vücuda bir faydasının da olmayacağını söyler. Batılıların hız üzerine kurulu hayat tarzını çocuksu bulur. Tebessüm eder. Her şeyin yavaş yavaş hakkını vermeye çalışarak yaşamaya devam eder.

O, portakal soyup etrafındakilere ikram ederken, insanların büyük bir kısmı adetlerini değiştirmiş, güne portakal suyu içerek, C vitamini alarak sağlıklı başladığını düşünür hale gelmiştir. Diğer yanda ise küçük bir azınlık ise bütün yeni adetlere toptan karşı çıkar. Bu iki grup dışında bir grup daha vardır ki, bunlar da portakal sıkma makinelerini kendileri üretmeleri gerektiğini, yaksa sürekli Batıya mahkum kalacaklarını söylerler. O, bunlara da iltifat etmez; çünkü her şeyin suyunu çıkaran insanlarla rekabet edecek değildir, etmez de. Bu insanlarla rekabet edememekten değil, etmekten korkar.

İnsanların çoğu bu makinelerin hayatı nasıl da kolaylaştırdığını, nasıl üstün özelliklere sahip olduğunu büyük bir hayranlıkla anlatırken, bu makineleri yapan kendileri olmadığı için de kendilerini “geri kalmış” görürken çok önemli bir noktayı gözden kaçırırlar. Bu makineler portakalın suyunu çıkarırken, diğer yandan insanın ihtiyacı olan portakal liflerini çöpe dönüştürmektedir. Böylece insanın sindirim sistemi için çok gerekli olan lifler, bu üstün teknoloji tarafından çöp haline getirilmekte, lif eksikliği insanlarda sindirim problemi olarak center çıkmaktadır.

Portakal bahçesi olan insanlara ne satabilirsiniz ki? Sizi önce portakal suyunun çok önemli bir şey olduğuna inandırırlar. Filmlerde, reklamlarda güzel kadınların güne portakal suyu içerek başladığını görürsünüz. Daha sonra gazetelerin arka sayfalarında kimi haberler çıkar. Bir bardak portakal suyunun insan sağlığına çok faydalı olduğu şeklindeki haberlerdir bunlar. Sonra size portakal suyu ve portakal sıkma makinesi satmaya başlarlar. Asitli içeceklere karşı çıkar, kendinizi doğal biri zannedersiniz ve meyve suyu içmeye başlarsınız.

Estetik yalanlardır bunlar! Çünkü asıl faydalı olan portakal suyu değil, portakaldır. Hem ne ilginçtir ki, asitli içecekleri de meyve sularını da aynı firma üretmektedir.

Filozof Feyerabend, hayatını anlattığı vakit öldürmek adlı kitabında, gençliğinde nazi ordusuna katılmasının nedenini şöyle açıklar: “ideolojik bir nedenim yoktu, benim nedenim estetikti.” Feyerabend, üniformaları içinde Nazi askerlerinin daha şık durduğunu, daha etkileyici konuştuklarını ve daha güzel yürüdüklerini düşünerek onlara katılmaya karar vermiştir. Bu estetik tercihinin bedelini ağır öder Feyerabend; savaşta belden aşağısı felç olur ve hayatı boyunca koltuk değneklerine mahkum kalır.

İdeolojinin değerini yitirdiği günümüzde insanların tercihleri estetiktir. Gösterişli bir hayat istemektedir insanlar, en çok önem verilen budur. İyi görünmek iyi olmaktan daha fazla önemsenir olmuştur. İyi görünmek üstüne kurulan bu gösterişli hayatlar; görüldüğü, sanıldığı ve iddia edildiği gibi makul, rasyonel ya da bilimsel temeller üzerine kurulu değildir. Her tarafta estetik yalanlar ve yanlışlar yön vermektedir hayata. Bunu portakalla bakarak bile görebilir insan.

Bize düşen, günümüzde teknolojinin Firavungillerin bir ilizyonu olduğunu görerek ve göstererek portakalı savunmak!

Asıl estetik olan portakaldır.
İbrahim Paşalı'nın Öğle Uykusu adlı kitabından...

  Ahsen Karataş    29 Ekim 2009 19:34   bayıldım! (2 puan) yorumla!(7 yorum)
Esra-Dilemma

Bu adam bir başka..
Bambaşka.
Hep başka...!

  Esra Dilemma    17 Ekim 2009 12:30   bayıldım! (2 puan) yorumla!(0 yorum)
İlter

Süleymaniyenin karşısında,
Tarihin üstünde bağdaş kurup oturdum
Tesbih çekiyorum;
Seni seviyorum,seni seviyorum,seni seviyorum... i. paşalı


-Cennet ve cehennem, dünyaya inanmak içindir...

Dünya, inanılmazdır! İnanılmaz güzel şeylerin varlığı, inanması güç acı gerçekler tarafından kesilmiştir. Görmediklerine inanamayan insan, gördüklerine de inanamaz. Yılların nasıl da geçtiğine, başımıza gelenlere, kaybettiklerimize inanamayız. Yüzleşmek için yanıp tutuştuğumuz gerçeklerin ışığı, değil dünyamızı yüzümüzü bile aydınlatmaya yetmez. Aksine, gerçekler içimizi karartır. Dünyanın çoğu karanlıktadır. Kuşkusuz her devirde göz kamaştıran kelimeler, şeyler vardır. Fakat göz kamaştıracak kadar çok olan ışık, insanın görüşünü kuvvetlendirmez, daraltır. Hem dünyada var sandığımız ışık, ay ve güneş üzerinden gelir, dışarıdandır. Gölgesi ise hep vardır…

İnanmak fiilinin gölgesi, tapmaktır. Oysa tapmak fiili, inanmak fiilinin eşanlamlısı değil, zıt anlamlısıdır. İnsan, Allah’a ve peygamberlerine tapmaz; şeytana, putlara ve dünyevi şeylere tapar. Cennet ve cehennem, her şeye rağmen pes etmemek, dünyaya ve insanlara inanmak için vardır.

Akşamüstüdür; kelimelerin uzayan gölgeleri, önümüzde uzanır. Gölgelerin, yalan-yanlış bilgilerin işgal ettiği dünyayı, güneşin ve ayın ışığı, cennetin nuru ve cehennemin ateşi beraber aydınlatır.

İnsan, hiç mi kuşkulanmaz cehennem ile ateş kelimelerinin sürekli birlikte dolaşmasından? Gerçi cehennemin delili de karanlıktadır, üstünde dünyanın gölgesi vardır. Yorgun yüzlerle yanından geçip gidilen “zulüm” kelimesinin anlamı, karanlık demektir. Karartılan delillerin ortaya çıkarılabilmesi için cehenneme, yani onun ateşine ihtiyaç vardır. Cehennem ateşini dünyada bile görebilir insan: Kötülüğe uğrayan insanın canı ‘yanar’. Zalim kişi, başkalarının canını ‘yakar’.

Canımızı ‘yakan’ cümleler, akşamın gelişi gibi gelirler. Dünyamızı karartan cümleler, bunlardır. Karanlık dünyada, canı ‘yanmayan’ kişi yol bulamaz. Dünyaya başka bir gözle ve başka bir ışıkla baktığımız, her şeyi çok net gördüğümüz zamanlar: Canımızla birlikte birçok günahımızın da yandığı, mahzun olduğumuz kadar masum da görünmeye başladığımız zamanlardır. Erdem, güneş ve ay ışığı altındaki çabalarımızın dünyamızı aydınlatmaya yetmediğini bilmektir. Kaynağı ne olursa olsun, “bilgi erdemdir”, miktarınca aydınlatır yolumuzu. Bilgi, erdemdir; çünkü bilgiyi “fazladan” biz ekleriz gördüklerimize.

Gördüklerimize ‘dayanarak’… Haddinden fazla olan şeylere, “fazladan” manasına gelen fazilet, yani erdem denir. Kelime ‘sözcüğünün’ manasını öğrenmek de erdemdir. Fakat o erdem bize ait değildir. Kadim dostumuz Celaleddin Divlekçi’nin ‘yanan’ canı olmasa, “kelime”nin anlamını aydınlatmaya bizim gücümüz yetmez! Mütercim Asım Efendi, Kamus tercümesinin üçüncü cildinin 552. sayfasında, “k-l-m” maddesinde: “Elkelmu kaf’ın fethi lam’ın sükûnu ile yaraya denir. Ve “kelm” mastar olur, yaralamak manasına…” yazmıştır. Kelime, yaralamak demektir.

Güneşli bir pazar sabahı ekmek almaya gitmişken, bakkalın kapısında uyuklarken gördüğünüz, sizi tedirgin eden kirli bir sokak köpeği gibi, kelimelerin gölgesi uzanır önümüzde. (Isırır mı?) Bazı kelimeler keskin mi keskindir; canımızı yakar, Kızıldeniz’i ikiye ayırır gibi önümüzde umulmadık yollar açar. Akşamın alacasında, sabahın ayazında...

Bir şarkıyı tekrar tekrar başa alır gibi, bazı kelimeler, isimler günlerce tekrar edilir. Bir kelimeyi hırpalasak, gür sesimizle duvarlara çarpsak, suskunluğuna son vermesi, bugüne kadar gizlediği şeyleri anlatması mümkün müdür? Herkes bizim gibi değil, sayıları azalsa da kibar yazarlar hep vardır. Onlar, dua eder gibi, sevgiliye seslenir gibi, gece gündüz fısıldayıp dururlar kelimelerini. Kelime, kendisine bir cevap verir, sırrını fısıldar umuduyla. Kelimeler, konuşmaz her insanla. Her şeyin arkasında saklandığı kelimeler, yani hayatın anlamı dediğiniz şey, topallayan bir köpek gibi geçip gider önümüzden…

  İlter    16 Temmuz 2009 13:22   bayıldım! (11 puan) yorumla!(1 yorum)
Ikebana

istanbul kritelerini yazarak olaya farklı bir yerden bakmanın sorumluluğunu yerine getirmiştir: amerika bir hurafedir

Bir de programını yaptığı zamanlarda zihinlerimizi diri tutan sesiyle, Hüseyin Atlansoy'a ait olan İyi günler ilerde anneanne şiirini duyabilsek her zaman..

  Ikebana    11 Nisan 2009 16:53   bayıldım! (2 puan) yorumla!(0 yorum)
- bu başlığı okumasitesi'ne ekleyen: Cagribalkaya

İbrahim Paşalı konusunda yorumun mu var?

bu sitede okuduklarını ve okumak istediklerini başkalarıyla paylaşabilirsin.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.

kimler okumuş? (15)

görseller (2)

kategoriler