Ali Çolak
| - Ali Çolak okumuş 34 kişi var. verdikleri ortalama puan: 8.59 |
yorumlar, değerlendirmeler
- bu başlığı okumasitesi'ne ekleyen: Editör Cin
Ali Çolak konusunda yorumun mu var?
bu sitede okuduklarını ve okumak istediklerini başkalarıyla paylaşabilirsin.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.
kimler okumuş? (34)
-
Syd Barrett verdiği puan: 7
"güzel :)"
Yaren Yaren verdiği puan: 9
"süper bir şey!"
Önder Marangoz verdiği puan: 7
"güzel :)"
Kördüğüm verdiği puan: 8
"bomba gibi!"





Ama okurken sıkılıyorum
buram buram daralıyorum
vay gidi!
Yazların bir acelesi olmalı
Yazlar gittikçe kısalıyor, gittikçe kısalıyor, gittikçe kısa... Bunu, yeni yeni fark ediyorum, son birkaç yıldır. Sanki mevsimler kendilerini adamakıllı hissettirmeden uçuveriyor avuçlarımızdan.
Eskiden uzun olurdu yazlar, girdi mi bitmek bilmezdi. Öncesini ve sonrasını unuttururdu. Bıkardık tatilden, yaz gezmelerinden ve yaz meyvelerinden; güzü özlerdik, şehri özlerdik, arkadaşları, insanları, kalabalığı... Şimdiyse özlemeye vakit bulamadan gelip geçiyor yaz; durdurulamaz, önü alınamaz bir hızla. En güzeli, kozasından çıkmış bir kelebek gibi kendimizi dağlara, kırlara, denizlere attığımız yazlardı şüphesiz. Geçip gittiler gençlik aşkları gibi. Şimdi her yaz başı bin türlü hesap kitap, bin türlü plan... Hepsi yük, hepsi yorgunluk...
Tatilleri pek sevmediğimi çok yazdım. Bu, belki de gönlümce tatiller geçiremediğimden olacak. Zorunluluk deyin siz bunun sebebine, alışkanlık deyin. Zaten yazarların tatili olmadığını söylerler. Her yerde her zaman yazarmış onlar. Yazmadıklarında not tutarlarmış. Not tutmadıklarında, belleklerinin bir köşesine kayıt düşerlermiş. Sulhi Dölek böyle yazmıştı geçende. Ben 'yazarlar' arasına girer miyim bilmem; ama tatilde yazmak gibi bir alışkanlığım olmadı. Not tutmaya gelince, evet, bunu çok istedim. Her seyahate çıkışımda, mutlaka sevimli defterler aldım yanıma; birkaç çeşit kalem aldım. Dönüşte yazık ki o defterlere hiç dokunulmamış oluyordu. Demek ki bu da yok bende. Yalnız üçüncüsünün tam bana göre olduğunu söyleyebilirim. Evden çıkıp yola düştüğüm andan itibaren hafızamın havuzunda sayısız yazı konusu birbiriyle yarışıp oynaşmaya başlar. Hatta kimisi yazılır da. Gittiğim her yerde, düğünde dernekte, misafirlikte, yemekte, gezmekte kendimle konuşmaya, kafamın içinde habire yazılar kurmaya daldığım olur. Bu yüzden olacak, sık sık 'çevremle ilgilenmediğim, insanların sorularını duymadığım; bunun onlara değer vermediğim şeklinde anlaşılabileceği' yönünde tespit ve uyarılarla karşılaşırım. Şimdi anlıyorum ki ben, tam da bu üçüncü yazar tipinin özelliklerini taşıyorum ve tatilde kağıda değilse bile durmadan hafızama bir şeyler yazıyorum.
Açık yüreklilikle söylemek gerekirse ben de İbrahim Yıldırım'ın Varlık'ta yazdığı gibi, tatilin kendisini değil de hayalini sevenlerdenim. Yıllar önce Haşim'in tatil karşıtı bir yazısını da bu yüzden alkışladığımı hatırlıyorum. Bence tatilin tek iyi yanı, 'tatil hayali' kurmak, bu -güya- kurtarılmış zaman parçasında yapacaklarını düşünüp mutlu olmak. diyor, İbrahim Yıldırım. Çünkü ne zaman tatile çıksam, sıla özlemi denilebilecek bir duygu karmaşası ve sıkıntı içinde günlerin geçmesini beklemişimdir. Hayalden açtık ya, hep küçük bir sahil kasabasında, denize dik inen bir sokakta, bahçesinde ortancaların köpürdüğü bir evde yaşamayı düşlerim. Gün aydınlanmadan balkona atayım kendimi, denize, uzaklara baka baka yazılar kurayım kafamda. Gidip gazetelerimi alayım, fırından sımsıcak ekmek... Herkesi tanıyayım, herkes beni tanısın. Bakkal, manav, kasap, kitapçı, ikindi vakitlerinde oturduğum kahvenin çırağı... hepsiyle hoşbeşim olsun. Ve yazlar uzasın orda, uzasın, güz özlensin. Dedim ya hayal!..
Bizim gibi taşralı çocuklar, annelerine giderler yazları. Eski alışkanlıklarıdır; okullar kapandı mı, bırakırlar her şeyi; şehri, alışkanlıklarını, hayallerini... Koşarlar bin yıllık bir hasretle. Annelerine bakar ve susarlar karşılıklı. Büyüseler de çözülmez suskunlukları. Orada, bütün eski hüzünlerinin yağmuru altında, uzaktan seyrederler yazı.
Evet, kısalıyor yazlar, alıp başını gidiyor. Ve ben, şimdi şimdi anlıyorum hüznün güzden değil,yazlardan doğduğunu.
13 ağustos 2005
pazar günleri edebiyat ve edebiyatçılar hakkında yazdıklarına bayılırdım. artık yazmıyor bıraktı pazarları yazmayı. keşke yazsa...kitaplarıda çok güzel. bir bahçe düşü kitabını elinizden bırakırsanız, bi su içip gelecem deseniz kitap darılacak, küsecek gibi. sizi alıp götüren bir kitaptı...
Deneme okumayı sevdiren adam... mavisini yitirmiş artık yaşamakı hala hasretle bekliyorum.
mavisini yitirmiş artık yaşamak.. ne güzel söylemişti yıllar önce.. hala bulamadı..
Bilmem hatırlar mısın?..
Unutmak yoktur. Hatırlayamamak vardır sadece. Bellek yahut hafıza dediğimiz o mucizevi kuyu, gözeneklerinde, taş aralarında, zerrelerinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı hatta hayal ettiği her şeyi saklar, zerresini yitirmez. Yeryüzünde hiçbir ses, hiçbir koku ve yaşanmış hiçbir an bütünüyle yok olmaz, silinmez.
Yeri ve zamanı geldiğinde, bir itici güç, bir olay ya da bir çağrışım hiç ummadığımız anda fitili ateşler ve onlar, saklandıkları yerlerden, küllerini silkeleyip çıkarlar: hatırlarız! Hatırlayamadıklarımızın ya zamanı gelmemiştir ya da geçmiştir.
Jorge Semprun, Her şey kaldı bende her şey! diyordu.
Semprun'un hayatını yazan Gerard de Cortanze şöyle sürdürüyordu onun sözünü: Yitik bir zamanın sularından doğmuş, bizi asla terk etmeyen, yanı başımızda açık seçik bir saydamlıkla duran, kesitleri, labirentleri, sarp kıvrımlarıyla bütün o yıllar varlıklarını sürdürüyorlar.
Her şey kaldı bende, her şey...
Ve bütün o yıllar, varlıklarını sürdürüyorlar!
Biraz zorlasam, doğduğum güne kadar her şeyi hatırlayacakmışım gibi gelir bana. Bunu düşündükçe korkarım.
Üç yaşıma kadar olan pek çok şeyi hatırlıyorum.
Mesela kardeşimin doğduğu günü... Üç yaşındaydım ve yağmurlu bir kış günüydü. Yan odada kadınlar toplanmıştı. İçeri girip girip çıkıyorlardı. Annemin sesi geliyordu. Bir kadın, elinde mavi bir leğenle dışarı çıktı. Leğen kanlı su doluydu. 'Bir kız kardeşin oldu' dediler.
Sütten kesildiğim günü de hatırlarım.
Annem o gün yeni bir fistan giyip şehre gitmişti. O güne kadar onu öyle bir giysiyle görmemiştim. Yabancı biri olmuştu, tanıyamadım. Annem beni bırakıp gitmişti. Akşama kadar ağladım. Akşam gelip yeniden eskilerini giydiğinde, artık çok geçti! Küsmüştüm ona. O gün sütten kesildiğim gündü...
Ne garip hatta ne ürkütücü bir kuyu şu hafıza dediğimiz!
Unutmak ne büyük bir nimettir! Pek çok şeyi de unutmak isterim. Beynimi kemirip duran, bastırmak, yok etmek istediğim anlar, görüntüler, sözler. Belki otuz yıldır, kırk yıldır unutmak için çabalar dururum; fakat nafile! İlk günkü tazeliğiyle durur ve silkip atmak istedikçe üzerine yapışan tüyler gibi kaybolup gitmezler.
Unutamamak büyük acılar verir, eski acılar...
Bazen de unutmak acı verir, hatırlayamadığın küçücük bir ayrıntı, tatlı bir an...
O küçük ve değerli an'ın etrafını temizler, havalandırır, beklersin. Bir yerlerden hayal meyal belirsin, sonra yavaş yavaş görünür olsun, şekillensin istersin. Olmaz, öylece kararıp kalır. Kederlenirsin...
Unutulmaktan korkarım ben.
'Beni unutma' diye bir çiçek var mıydı?
Geçenlerde YKY'den Mehmet H. Doğan'ın Şimdi Uzaklardasın kitabının yeni basımı çıktı, Bir süre karıştırdım. Bu kitabın adını seviyorum. Şimdi Uzaklardasın... Birer birer göçüp gitmiş dostların ardından, onlar için, onlara dair yazılmış yazılar, anılar, hatırlayışlar, yaşantı parçaları... Cansever, Turgut Uyar, Melih Cevdet, Can Yücel... Ne çok yaşanmışlık var!..
Birkaç gündür kafaya taktığım 'hatırlama' meselesi, burada da karşıma çıktı. Yazarak kurtarabiliriz geçmişi geleceğin yağmasından, zamanın hoyratlığından. diyor, Mehmet H. Doğan. Hoyrattır bu akşamüstüler daima, diyerek başlayabiliriz örneğin... Sonra unutmak selinin önünden kaçırdığı bir öğle sonrasını anlatıyor: 1981 yazında, Ülker'le, Edip'le, Turgut'la ve Turgut'un kedileriyle yaşanmış bir öğle sonumuz var. Bugünse ne Ülker, ne Edip, ne Turgut, ne de Turgut'un kedileri... Yalnızca ben kaldım o öğle sonundan bugüne. Bir gün ben de gidince, o güzel öğleden sonundan akşama kadarki zaman yaşanmamış gibi olacak. Gerçek dışı sanki: Oysa yaşandı. Yaşandıysa anlatılmalı.
O günü anlatmakla başlıyorum. Arkası da gelecek. Şimdi uzaklarda olanları, bir daha kavuşmamız hayal olan sevdiklerimi, sevdiklerimizi yazı'ya terk edeceğim. Zamanın hoyrat ellerine bırakmayacağım onları.
Şu yaşanmamış gibi olacak sözü içime işliyor...
Bir anın, bir hayatın yaşanmamış gibi olması ne kadar ürkütücü. Ama gerçek! Ne çok an, ne kadar çok hayat yaşanmamış gibi oluyor! Zamanın hoyrat ellerinden kurtarılabilen yaşamaklar ne kadar az! Şu bizim yaşayıp durduğumuz küçük hayatlarımız da bir gün elbet yaşanmamış gibi olacak. Bütün yazma çabamız, o anlardan birer küçük hatırayı, dondurmaktan ibaret değil mi? Zamanın elinden kurtarmak... Bir gün oturup birbirimize bakacağız, çok eski zamanlardan açar gibi, kısık bir sesle konuşacağız... Bilmem hatırlar mısın?
21 Şubat 2009, Cumartesi
mahson namjoo'den ey seraban dinliyordum...
bir ali çolak yazısı çıka geldi....
ikisi fazla geldi geceye...
paylaşayım istedim.
'O güzel imgesi mutsuzluğun'
İnsan kendine kalıyor eninde sonunda... Bir şarkı sözüydü. Kendimizden başka hiç kimsemiz yok.
Bunu anlamayacak ne vardı!
Anlıyorduk anlamasına da söyleyecek kadar cesur değildik. Kalabalık görünüyorduk, elimiz ellere değiyordu, gözümüz gözlerde manalar arıyordu. Ayak seslerimiz bir karşılık bulunca iyi hissediyorduk kendimizi. Yan yana yürüdüğümüzü sanıyorduk. Çoktuk sözde, hep beraberdik. Birlikte ağlayıp birlikte güleceğimizi, birbirimiz için öleceğimizi sanıyorduk. Birimiz dünyadan gidince diğerimizin artık yaşayamaz olacağını düşünüyorduk. Büyük aldanış! Hiçbirimiz, diğerimiz için ağlamıyor. Göçenin acısıyla ölen olmadı hiç. Onları çukurlara gömer gömmez arkamızı dönüp kaçtık. Yemekler yedik sonra, şarkılar dinledik, hayatımız sürüp gitti hiçbir şey olmamış gibi. Bir söz uydurmuştuk, ölenle ölünmezdi.
Kimselerin derdimize derman olmayacağını öğrenmeliydik. Yalnız bir ağaç gibi, rüzgârlarla söyleşip durmak kaderimiz. Geceyi karşılamak, karanlığa alışmak, soğukta kendi hülyasına sarılıp ısınmak ve sabaha, yine öyle tek başına uyanmak... Kim, kimin acısını soğutabilir, içimizin uğultusunu hangi fani susturabilir?
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim demişti Neruda...
Alacakaranlıkta kendi kendine konuşan da o değil miydi? Böyle çılgın alışkanlıkları olan, kendine durmadan sorular soran... Öyle ya, kendimizden başka konuşacak, hakikaten konuşacak kimimiz var?
Bu gece en hüzünlü mektupları yazabilirim kendime.
Bütün yaptığım, kendime mektuplar yazıp durmaktan başka neydi? Yazmak sadece bir avuntu, güzel bir aldanıştı. Başkalarının aldatması acı verir, kendi kendini aldatmak oyalar insanı. Karanlık bir yolda yürürken ıslık çalmak gibi... Bazen, o ıslığın büyüsüne kapılır, unutursunuz korkuyu, kederleri dağıtırsınız. Ne kadar uzarsa artık, öyle işte, bir şarkı boyu kendinden geçmişlik, zamansızlık... Turgut Uyar, 'O güzel imgesi mutsuzluğun' dizesinin yazarı, kim duyurabilir acıyı onun kadar? Bu benim gerçeğim. Durmayıp şarkı söylemek. / Durmayıp yalnız kalıyorum. Ufacık yeşilli adalarda / Yalnız kalmaya savaşıyorum. Kadınlarla. Erkeklerle. Çocuklarla...
Durmayıp yalnız kalıyoruz. Durmayıp acı, durmayıp keder... İki keder arasında ince sevinçler, belli belirsiz. 'Hüzünlü bir bahtiyarlık' diyoruz biz buna, kısacık! Sonra yine yalnızlıklar başlıyor, hatıralar zamanı. Ve her hatıranın alıp veremediği bir şeyler oluyor sahibiyle. Onlara kaçmak da avunmanın bir türü değil mi? Ve sonunda yine, elde var hüzün!
Kendine kalmadan kendiyle olmalı insan.
Bir yalnız ağaç gibi mağrur, çekilmeli dağlarına. Karakışa, ayaza, kederlere, yıkımlara, sonsuz yalnızlıklara alışmalı. Başı yükseklere uzadıkça, serin bir sevinçle dünyaya bakmalı oradan, müstağni, aldırmaz... Başı göğe yükseldikçe güçlenir insan ve ağaç. Kirletilmeksizin, minnetsiz ve incinmesiz...
Ey kalbim, şimdi kapat kapılarını dünyaya ve kendi dağlarına çık, kendi keçi yollarına... Kimseler bulmasın, bilmesin seni. Adını anıp demesinler, bir zaman buralarda o da yaşardı. Sonunda, en sonunda, bir kara taşın olsun mezarında, yosunlar bağlasın. Adın yazmasın üstünde, unutulsun. Yalnız, bir gün bir meçhul kadın gelip başucunda ağlasın!
11 Ekim 2008, Cumartesi
İNSAN İNSANIN NEYİDİR?
Beyaz kağıt üstüne düşmüş her sözcüğü, kendime yazılmış bir mektup gibi göresim gelir çoğu zaman. Böyle değil midir gerçekte, yazıyla aldı verdisi olan her fani, kaleme sarıldığında, sözcüklere can suyu verip giysiler biçmeye durmaz mı? İşi gücü sözcüklerledir onların, içlerini tükenmez arzularla doldurup meçhule salarlar.
Başka zamanlara, başka kentlere ve insanlara doğru... O söz bulutları, belki hiç beklemedikleri bir anda birilerini bulacak ve sahibi adına onlarla konuşmaya başlayacaktır. İnsanın özündeki değişmez arzu, konuşmak, hep birilerine konuşmak... Dünya yüzündeki şunca kitabın içinde saklı sonsuz sözcükler, bizimle konuşmak için can atıp durmakta, emaneti ulaştırmak arzusuyla tutuşmaktadır. İnsanın insana söyleyeceği ne çok şey var!
Şiir yaz da onu kimselere deme / Elin ekmek tutsun da kendin ye bir güzel... Olmuyor, öyle olmuyor... İnsan, insanı bulmak istiyor; anlatmak, söyleşmek, dokunmak... Bir ihtimal bile olsa, sözünün bir gün gidip birini bulacağını umuyor. O buluşmada bir an olsun 'var' olmak, hatırlanmak, düşünülmek, çoğalmak istiyor.
'Söz' nedir öyleyse? İnsandan insana çiçektozları taşıyıp, ruhları döllendiren, sonsuz dostluklar yeşerten rüzgâr mı? Bitki soyunun üreyip çoğalması, çiçektozlarının oradan oraya taşınmasıyla mümkün oluyorsa, insan duyarlığının, düşüncesinin süregitmesi de sözcüklerin tozlaşmasıyla gerçekleşiyor olmalı. Çağdan çağa, insandan insana, kültürden kültüre sonsuz bir duygu aktarımı... Yaşasın, aramızda uçuşan bereketli sözcük rüzgârları!
Bir ortaçağ şairinin, Sapfo'nun mesela, selamını getiren bir dizeyi okurken, ne hissederiz? Mutlu kal, yıllar boyunca... Sonra bizim Yunus'un Kaynar denizleyin canım oynar gemileyin tenim dizesini bulunca?... Kimlere değe dokuna geldiler kim bilir, kimlerde sürgün vere vere ulaştılar bize? Sözün bunca tazeliği, ölmezliği, 'tozlaştığı' her insandan yaşamak devşirmesinden midir?
İnsandan insana yol var çok şükür, gönülden gönüle akar ırmaklar var. Çok uzaklarda, yüzünü hiç görmediğim, aramızda sözcüklerden köprüler kurduğumuz bir dost, 'Sizin için bahçelere gittim.' diyor. Çiçek açmış kayısı ağaçlarına baktım, potincik böcekleriyle, kelebeklerle söyleştim sizin için... Daha kırkı çıkmamış bir dost, benim için 'vekaleten' bahçe gezmelerine çıkıyor. Cümle kurda kuşa benden selam ediyor. İnsan insana yük olmuyor, kederine omuz veriyor.
On yıl mı olmuş göçüvereli, Alaeddin Özdenören? Sanki hiç gitmemiş, selamını bırakmış aramızda. Benden selam olsun diye / Uzak kentlerdeki kardeşlere... diyordu bir şiirinde. Hep susardı, ama dizeleri onun adına konuşuyor şimdi 'uzak kentlerdeki kardeşleri'ne. Uzak kentlerde meçhul kardeşlerimiz var. Ruhlarımız, tozlaşmak için birbirini arıyor belki de... Ebedi kardeşlikler kurmak için zamanını bekliyor.
Şu yazının başlığını ödünç aldığım Nermi Uygur, İnsan insanın yükü müdür? diye soruyordu... Sözcükleri öyle şekerlendiriyor, çiçek tozlarına öyle batırıyordu ki, her denemesinden bir insanlık şarkısı yükseliyordu. Gel gör ki hemen hemen herkeste, her zaman olmasa bile sık sık, şöyle bir izlenim bırakmakta yaşam: Hoşnut değiliz birbirimizden. İnsanın insana davranışı, sık sık dayanılmaz bir yük gibi çöküyor üstümüze. Hoşnut değiliz birbirimizden... İnsanın insana davranışı, insanın insana dokunan sözleri bir yük gibi çöküyor üstümüze. İnsan insanı yaralıyor, kırıyor, kurutuyor; kavgalarda, paylaşamamaklarda...
Gözleri sonu gelmez hırslarla perdelenenler, sözcük tozlarını nasıl görebilsin?
Ali ÇOLAK
Zaman Gazetesi, 25.04.2009
Cumartesi günlerini büyük keyifle bekliyorum yazılarını okumak için. Yazılarının olmadığı zamanlar ise isteği yerine getirilmeyen çocuklar gibi boynumu büküyor ve diğer haftayı bekliorum...Böyle başladım ve hala da devam ediyorum.:) Köşe yazılarından sonra ilk kitabıyla tanışmama 'Mavisini Yitirmiş Yaşamak' ile başladım.Sonra 'Söz Işıldağı' ve 'Gün Sarısı' adlı kitapları...Ali Çolak'ın tavsiyeleriyle tanıştığım değerli yazarlarımızın kitapları ufuklar açmakta zihnimde ve daima yeni tatlar aldığım o kır kokulu yazıları benim en değerli zamanlarıma 'çocukluğuma götürmekte'...
Ben her hafta sonu cumartesi durağında bekliyor olacağım...:)
takıntısız bir dil, su gibi akıp giden cümleler. hem kulağa hem ruha hitap ediyor üstelik. içten, sıcacık, kişiyi saran metinler, sıkan değil. ali çolak'ın o şiirsel denemelerine 7 ve 8. sınıf türkçe ders kitaplarında yer vermek son derece isabetli bir tercih olmuştur. batu yayınlarına da teşekkürler. ders kitabında tanınan yazarın kitaplarını da severek okudu öğrenciler. emeği geçen herkese teşekkürler. kazanan edebiyat oldu çünkü.