Ahmet Altan
Ahmet Altan okuyacak kişiler (28)
| - Ahmet Altan okumuş 149 kişi var. verdikleri ortalama puan: 6.18 |
yorumlar, değerlendirmeler
- bu başlığı okumasitesi'ne ekleyen: Editör Cin
Ahmet Altan konusunda yorumun mu var?
bu sitede okuduklarını ve okumak istediklerini başkalarıyla paylaşabilirsin.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.
okumasitesi'ne üye olmak için buraya tıkla.
kimler okumuş? (149)
-
Filiz Efeler verdiği puan: 1
"rezalet!"
Şenay Arslan verdiği puan: 5
"vasat"
Ltfllh Ygc verdiği puan: 10
"inanılmaz!!"
Politzer verdiği puan: 10
"inanılmaz!!"





ALTÜST
Herkes görüyor ama kimse açıkça söyleyemiyor.
PKK, orduyu, eski zaman argosuyla söylersek, “küllüm” ediyor.
Öyle bir mangayı falan pusuya düşürmüyor, gidiyor karakolları, birlikleri, taburları basıyor, “en seçkin” birlikler denen komando tugayına saldırıyor.
Her seferinde zayiat verdiriyor ve gidiyor.
Ordu, PKK’nın peşinde değil, PKK ordunun peşinde gibi bir görüntü var.
Üstelik ordu, her baskından önce “baskın yapılacağına” dair istihbarat da alıyor ama PKK’yı durduramıyor.
800 bin kişilik orduyu hallaç pamuğu gibi atan PKK kaç kişi dersiniz?
Beş bin kişi.
Bildiğimiz kadarıyla da bunun sadece bin beş yüzü Türkiye sınırlarının içinde.
O bin beş yüz kişi orduyu felç etmeye yetiyor.
Ya PKK on beş bin kişi olsaydı?
Herhalde Türk medyası, “şanlı Ankara direnişi” konusunda ateşli manşetler atar, “PKK’yı Ankara kapılarında durdurduk” diye övünürdü.
Ordu niye bu kadar aciz bir halde?
“PKK’lıyı çoban”, “kekik toplayanı PKK’lı sanan” generalleri yükselten, sürekli darbe planları yapan, lahikalar yazan, ilkokul çocuklarını bile fişleyen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini aklına takan, başörtülü kadınlarla uğraşmayı marifet sanan, “baskın olacak” bilgisini aldıktan sonra Dağlıca’da olduğu gibi PKK’nın geleceği yolları açan, Ergenekon’u savunmak için kendini parçalayan bir ordudan başka ne beklersiniz?
Bu ordu, ordu değil.
Başka bir şey.
Daha ziyade siyasi bir parti olarak şekillenmiş.
“Siyasi iktidarı” savaştan beslendiği için de “savaşı” asla bitirmeyecek biçimde “konuşlanmış”, ordu çok kalabalık olduğu için PKK orduyu hiçbir zaman yenemeyecek ama bu savaş da hiç bitmeyecek.
Biz bu ordunun aslında “ordu” olmadığını ne zaman anladık?
Bir iki yıl oldu.
Anlaşılıyor ki yıllardır bu yetersizliği sürdürüyor ordu, asker kılığındaki yoksul çocukların ölümüne aldırmıyor ve onları cepheye gönderiyor.
Otuz üç asker olayında olduğu gibi bazen kendisi silahsız erleri PKK’nın kucağına sürüyor.
Niye peki biz otuz yıldır ordunun gerçek yüzünü göremedik?
Çünkü medya hep yalan söyledi.
Doğruları söylemeye kalkışanları da yargı hapse attı.
Sanal bir devlet, sanal bir ordu ve sanal bir medya, “gerçekmiş” gibi yaptılar.
Şimdi devletin, ordunun ve medyanın gerçek olmadığını anlıyoruz.
Bunu anlamamız, tabii büyük bir değişimin sonucunda oluyor.
Türkiye bir altüst oluştan geçiyor.
Öncelikle sermaye el değiştiriyor.
Bütün varlığını “devletle ticarete” borçlu olan, onun için de devletin karşısında boynu bükük duran “büyük şehir zenginlerinin” yerini devletle hiçbir bağı olmayan, dik başlı “Anadolu zenginleri” alıyor.
Bu yeni zenginler siyasete ve medyaya giriyorlar.
Dünyayla iş yaptıkları için dünyayı tanıyorlar, “muhafazakâr” kimlikleri üzerinden halkla daha gerçek bir ilişki kuruyorlar, hak ettiklerine inandıkları iktidarı istiyorlar ve “muhafazakâr” bir yaşam tarzına sahip olmalarına rağmen “küreselleşmiş” bir dünya algısını zihinlerine yerleştiriyorlar.
İktidarı ancak “demokrasi” içinde elde edebileceklerini kavradıklarından da daha demokratlar.
Bu yeni zenginler, Türkiye’nin “Cumhuriyet kurulduğundan” beri sahip olduğu “tek başlı” mutlak iktidar yapısını çatlattılar.
Ordu, yargı, CHP, “devlet zengini” dörtlüsüne karşı daha “demokrat”, daha “dünyacı” ve daha ilerici bir yapıyla ortaya çıktılar.
Şimdi, biri halkın, diğeri devletin desteğine sahip bu “iki sermaye grubu”nun çatışmasını yaşıyoruz.
Bu çatışma, eskinin bütün eksikliklerini, bozukluklarını, suçlarını ortaya seriyor.
Ama “yeni sermaye” sürekli bir çatışma yaşadığından ve bir yanıyla “eskinin” zihnî egemenliğinden kurtulamadığından, “geleceğin” temelini güçlü bir şekilde atamıyor.
Avrupa yolunda kararlı bir şekilde yürüyemiyor, demokrasiyi tam oturtamıyor, Kürt açılımını başlatıyor ama Kürtlere haklarını veremiyor, Anayasa’yı değiştirmek istiyor ama tam değiştiremiyor.
Ama bu “yarım yarım değişiklikler” ve “açılımlar” bile Türkiye için büyük bir değişiklik, daha da önemlisi, bu “yarım açılımlar ve yarım değişimler”, gelecekteki büyük değişimin kapısını açıyor, “eskinin” mutlak baskısını kırıyor.
Zaten onun için Ergenekon yakalanıyor, darbeciler yargının önüne çıkarılıyor, ordunun gerçek yüzü açıkça görülüyor.
Daha “diyalektik” bir anlatımla söylemeye çalışırsak, “eski” teze karşı, yeni bir “antitez” çıktı, bunların çatışmasından bir “sentez”, yeni bir sonuç çıkacak.
Bu “sonuç” bugünkü durumdan çok daha iyi olacak.
Karşımızdaki iki gücün “uzlaşması” gerektiğini söyleyenlere aldırmayın, Türkiye’nin geleceği, bunların asla uzlaşmadan, yeni bir “sentez” yaratana kadar “çatışmasında” yatıyor.
SESSİZLİK
Türkiye’nin gerçek yüzünü görmek için medyanın hangi konularda sessiz kaldığına bakmak gerekir.
“Hastalık” medyanın bu “sessiz” bölgelerinde saklı çünkü.
Bugün gazetesi son zamanların en büyük haberlerinden birini yakaladı.
Bir üsteğmenin bir PKK birliğini korumak için komutanını arayarak, “o birliği gözetleyen Heron’un düşürülmesini” istediğini ortaya çıkardı.
Bir iki gazetedeki küçük haber dışında medya bu skandalı tam bir sessizlikle karşıladı.
Televizyonlar tek kelime söz etmedi bundan.
Kendilerine “merkez medya” diyenler tümüyle sustu.
Hükümet, sanki olay başka bir ülkede geçiyormuş gibi başını öte yana çevirdi.
Olayın doğrudan muhatabı olan Genelkurmay tek satırlık bir açıklama yapmadı.
Ve, bu sessizliğe Kürt medyası da katıldı.
Ordu ile PKK “düşman”, merkez medya ile Kürt medyası da “düşman” ama sessizlikleri ortak.
Bir de bana tehdit mektupları yazan Türk ve Kürt milliyetçilerin öfkesi ortak.
Ortada ancak “fantastik” filmlerde görülebilecek türden bir tuhaflık var ama kimse bunun ortaya çıkmasını istemiyor.
Niye herkes sessiz?
Niye “düşman” görünen herkes bu meselenin altındaki gerçeğin ortaya çıkmamasında hemfikir?
Ortadaki bu büyük sessizliğe rağmen dün Ankara temsilcimiz Lale Kemal’in ulaştığı Savunma Bakanı Vecdi Gönül, biraz utangaçça da olsa olayın doğruluğunu kabul etti.
Soruşturmanın yeniden başlatıldığını açıkladı.
Hesap sorulacağını söyledi.
Bu kadar ciddi bir olayda soruşturma neden üç yıldır savsaklanmış?
Bir subayın, “düşman” birliklerin korunması için “kendi uçağının” düşürülmesini istemesi çok normal ve sıradan bir durum mu?
Niye ordu bu bilgiye ulaştığında telaşa kapılmamış?
Niye Genelkurmay Başkanı, Ergenekon sanıklarını, Balyoz darbesini, “ıslak imzayı” korumak için gösterdiği arzunun binde birini bu olayın aydınlanması için göstermemiş?
Niye hükümet bir açıklama yapmamış, bunun hesabını Genelkurmay’a sormamış?
Bunun ortaklaşa bir sessizlikle geçiştirilmeye çalışılmasında çok kuşkulu bir durum var.
Ve bu kuşkuyu besleyen sorular ortada duruyor.
Üsteğmenin korumaya çalıştığı PKK birliği gerçek bir PKK birliği miydi?
Yoksa PKK kılığına girmiş “ordu birliklerini” mi korumaya çalışıyordu?
Heron o “PKK” birliğini nerede yakalamıştı?
Neden o birliğin “korunması”, bir uçağın düşürülmesini talep edecek kadar önemliydi?
Neydi o PKK birliğinin ya da PKK’lı kılığına girmiş askerlerin görevi?
Üsteğmen “Heron’un düşürülmesini” nasıl o kadar rahat isteyebiliyordu?
O üsteğmen kime bağlıydı?
Nasıl kendini bu kadar güvende hissediyordu?
Neden o üsteğmene dokunulmadı, soruşturulmadı, yargılanmadı?
Kimler tarafından ve niye korundu?
Üsteğmenin “korumaya” çalıştığı o PKK birliği “büyük bir göreve” sahip olmalı, başka türlü onları korumak için bir uçağın düşürülmesi istenemezdi.
O “görevin” ne olduğunun anlaşılması birçok sırrı ortaya çıkaracak sanırım.
O birliğin bulunduğu bölgeyi bilmiyoruz ama Bugün gazetesi, üsteğmenin “Heron’u düşürün” dediği günlerde meydana gelen olaylara bakmış.
O konuşmadan on bir gün sonra Dağlıca baskını gerçekleşmiş.
Bu saptama, bizi daha korkunç bir soruya götürüyor.
Üsteğmenin korunmasını istediği PKK birliğinin ya da PKK kılığındaki birliğin Dağlıca baskınıyla bir ilgisi var mıydı?
Bunlar, Türk medyasıyla Kürt medyasının “ortak sessizliğine” kurban edilen sorular.
Neden bu ülkede kimse gerçekleri merak etmiyor?
Her konuda birbirine düşman olan insanlar, gazeteler, televizyonlar, partiler, “gerçeğe düşman” olmak konusunda nasıl böyle muhteşem bir ittifak kurabiliyorlar?
Bir şeyler saklıyorlar bizden.
Eğer kararlı davranırsak, “gerçeği yalnızca gerçeği” istersek, gerçeğe kızanlara dikkatle bakarsak, bizden neleri sakladıklarını, niye sakladıklarını, bizi neyin zavallı figüranı haline getirmeye çalıştıklarını öğrenebiliriz.
Şimdi hep birlikte, Başbakan’a, hükümete, Genelkurmay’a, siyasi partilere, “sessizlik kardeşliği” kuran Türk ve Kürt medyasına sormalıyız.
O üsteğmenin koruduğu birlikte kimler vardı?
Nereye gidiyorlardı?
Görevleri neydi?
Ve, niye hepiniz susuyorsunuz?
17.07.2010
her bir cümlesi can yakıyor. iyi ki varsın ahmet altan.
ergenekon ve ordu makalesi: http://taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-ergenekon-ve-ordu.htm
http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-iki-turlu-muhalefet.htm
günün en güzel yazısı!
. Düşünce dünyamın gelişmesinde etkisi son derece büyük. Yazmış olduğu denemelerden çok etkilenmişimdir..
Birbirlerinin her şeyi olmak için yola çıkıp birbirlerinin hiç bir şeyi olan insanlar vardır.Kristal Denizaltı kitabından bir alıntı.
susanlara inat
yaz Ahmet Altan,
“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak, sebebi Kemalizm’dir”
Ahmet Altan
busra arıkanlı 2009-03-14 19:50:09.
S.A bnce ilk önce su ahmetli halkını bilinçlendirmek gerekki herkes cıkarı peşinde koşmasın. ahmetli'nin geleceğinin düşünipte oylarını atsınlar. yalan dolan haberlere kanıpta yok o sunu yaptı yok bu nunu yaptı diyipte kulaktan dolma bilgilerle hareket etmesinler. biliyoruz ki ak parti bişeyler yapmaya çalıştıkca iftralara maruz kalıyor tabi bizler byle iftiralara asla kanmamalıyız. allah hak olanın yanındadır. ahmet alhan'ın ahmetliyi daha iyi seviyeye getirecegine yürekten inanıyorumm... rabbim yar ve yardımcınız olsunn
kristal denizaltı güzel zaman zaman acıp okuduğum bir kitap...